2 akşam önce, yemek esnasında sofradayken validemin verdiği bu kitap, eski işyerimden çok sevdiğim bir ağabeyimin oğluna ait. Hüseyin Yıldırım,
belli ki bir gönül acısı veya acıları çekmişki bu kadar samimi şiirler
yazabilmiş. Şu sıralar aslında bu tip kitaplar okumamam gerekiyor fakat
dün gece kendimi tutamadım, birkaç sayfasını okudum. Bir gecede bitirdim. Kolay şiir beğenen
bir insan değilim özellikle de Necip Fazıl
gibi bir üstadın kitaplarıyla büyüyen biri olarak. Ancak bu kitaptaki
şiirler hani o boğaz düğümlenmesi vardır ya, o esnada çıkmış gibi
gerçek, doğal ve hüzünlü. Olması gerektiği gibi. Kendisini tebrik
ediyor, hemen aşağıda onun bir şiirini paylaşıyor ve darısı başıma
diyorum. Vebal; günahın insan ruhundaki ağırlığıdır. Taşıması mümkün değildir bu ağırlığı. Taşıyanı var, taşımayı göze alanı var, taşıyabileni var, taşıyamayanı var ve en önemlisi de farkında olmadan vebalden kurtulamayacak olanı var..
***
yosun kokulu sokağımızda yolunu gözlerken,
bir şehrin yeni uykudan uyanış hali vardı yüzümde.
sen geliyorsun diye,
içimdeki tüm karanlıkları boğup,
buruşuk yalnızlığıma günaydın diyorum.
öpülmemiş bakir bir dudak gibi,
heyecan var yüreğimde...
geliyorsun.
ruhum, bir avuç kar sıcaklığında,
serin bir umut damıtıyor içime,
üşümek ve sonrası ısınmak gibi
ve
kalbim,
sendeki beni,
kopuk bir tesbihin taneleri gibi,
beklemekte.
sen geliyorsun diye...
hazan bir bekleyişle rehin tuttuğum ruhum,
artık gri bir yorgunluk içinde...
yolun yolumun üzerinde;
sen gelmiyorsun...
sevdanı üstüme örterek uyutuyorsun beni..